Prensibimiz

Tıp bir ihtiyaçtı, insanın yaratıldığı günden bu yana var ola geldi. O, son asra kadar hiç kimsenin tekelinde de değildi. Modern tıp, kendine meşruiyet sağlayabilmek için bilge ve marifetli hekimlerin ellerinde gelişen kadim uygulamaları kötü gösterdi ve bunda da ısrarlı.
Dün tıp bir meslek değil, ilim ve sanat dalıydı. Eski hekimler sadece tıpla değil, tıbbın yanı sıra müzik, felsefe, astronomi, matematik, kimya ve bitki ilmi gibi çok sayıda alanla da üst sevide ilgilenirdi.

Tıp ilminin zirvelerinden Ebû Bekir er Râzî ve İbn-i Sina, tıbbın yanı sıra, mantık, felsefe, matematik, astronomi, kimya, simya, müzik, gramer, metafizik, ahlak ve din ilimleriyle ilgilenmiş bu alanlarda da âlimdiler.

 

Ünlü hekim Galen, erdemli bir hekimin filozof olması gerekli olduğunu belirtir. İshâk b. Ali er-Ruhâvî, ‘Edebu’t-tabîb’ adlı eserinde, hekimde bulunmaması gereken ahlâki özelliklerini şöyle sıralar: “Hekim; kindar, hasetçi, aceleci, çabuk usanan, kibirli ve çıkarcı olmamalıdır. Bilakis bağışlayan, insanlara müsamahalı, ağırbaşlı, anlayışlı, yumuşak huylu, mütevazı, iyilik sahibi, kanaatkâr, iffetli, temizliği mükemmel bir insan olmak zorundadır.”

 

Hekimin, hastasının inancını dikkate almak zorunda olduğunu belirten Ebû Bekir Râzî ise hekimde olması gereken ve olmaması gerekenleri şöyle sıralar: “Hekim kendini; oyun, eğlence, zevki sefa, aklı devre dışı bırakan sarhoş edici şeyleri kullanma konusunda korumalı; hastalara iyi davranmalı, kibar ve nazik olmalı, alçak gönüllülük ve ahlak ziynetini takınmalı, kötü sözü terk etmeli, kibir ve gururdan uzak durmalı, teorik ve pratik yönden kendini ispat etmelidir. İnsanları sosyal statülerine göre ayırmadan, insan olduğu için tedavi etmeli ve sırlarını saklamalıdır.”

 

Hekimliğin bir meslekten ziyade bir sanat olarak görülmesi, İslam tıbbının ana kuramıdır. Bu nazariyeyi İbn-i Sina ‘Tıp, insanlar arasında meslek olduktan sonra, ilim olmaktan çıkmıştır’ diyerek özetler durumu. Ebu Bekir er-Râzi ise ahlâkî terbiyeye sahip olması gerekenin sadece hekim değil, hastanın da aynı özelliklere sahip olması gerektiğini vurgular.

 

Ebu Ubeyd Cüzcânî ‘tıbbın eksikliklerini olgunlaştırdı’ dediği büyük hekim İbn-i Sina da tıbbı/sağlığı şu cümlelerle özetliyor:
“Tıp ilmini iki satırda topluyorum.
Yediğin va­kit az ye.
Yedikten sonra dört beş saat hiçbir şey yeme.
Şifa, hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin miktarı ye.
Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, ye­mek üstüne yemek yemektir
.”

 

Lokman Hekim ise şöyle nasihat eder!
“Ey Oğlum!

Miden dolu iken sakın yeme!

Zira tokken yiyeceğin şeyi köpeğe atman, senin için onu yemekten daha hayırlıdır!”

 

Bugün kimya tıbbı denilen endüstri tıbbı, Galen’den İbn-i Sina’ya Hipokrat’tan Razi’ye, Çin tıbbından İbrani tıbbına, Arap tıbbından Yunan tıbbına kadar tüm geleneksel tıp modern tıpla çatışır. Sanki onlar hiç yaşamamışlar, bu ilmin temellerini güçlendirmemişler gibi davranır. Zorda kaldığında da küçümser.

 

Osmanlı tıp eserlerini incelediğimizde tıbbın esasının tedavi değil, insanların hastalanmasını engellemek olduğunu, her şeye rağmen hastalanmış iseler tedaviyi de nihai sonuç olarak kullandığını görürüz. Oysa bugün öyle mi?

 

Dün ilaç ve ameliyat en son seçenekti. Ya bugün?

 

İnsanın hiçbir organı diğer organlardan bağımsız ve ilişkisiz değildir. Zira hiçbiri ne gereksiz, ne de yararsız. Biri görevini yapamaz hâle geldiğinde, beyin hayatı rolantiye alıp, tüm gücüyle onun kurtarılmasına seferber eder herkesi. Zira o bilir ki, onun yokluğu yahut ölümü, kendinin yani insanın ölümüdür.

 

Oysa bugün her şey paramparça edilmiş… Tevhid parçalanmış, vücut kompartımanlara ayrılmış, dolayısıyla tıp bütünlüğünü tümüyle kaybetmiştir. Aslında kaybedilen şey, tıbbın bütünlüğünden çok bilgi, tedavi ve uygulamanın bütünlüğü dolayısıyla insanın bütünlüğüdür.

 

Dün insanlar bu kadar zengin değildiler. Hiçbir şeye bu kadar kolay erişemiyordu. Ama mutluydular çünkü sıhhatleri yerindeydi. Hekimleri vardı ve para öncelikli bir şey değildi. Çünkü hekimler vardı kendilerinde uygulayamayacakları hiçbir şeyi hastalarında denemiyorlardı. Bundan maade hasta da hastalıkta azdı. Şişmanlık, diyabet, kanser, organ yetmezlikleri, bırakınız her evi her köyde bile görülmezdi.

 

Şimdi çok zenginiz, yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda ama hepimiz hastayız. Çoğumuz şişman yahut diyabet. Artık cebimizde kurum üzüm değil ilaç taşıyoruz. Ve biz gerçekte hastayız. İşin daha garibi biri bizi hasta ediyor. Biz iyileşmeyelim ki o kurduğu düzeni sürdürsün. Biz hastalığımızla ilgilenelim ki işleri o yürütsün.

 

Düne dair her şeyi kötüleyip, kendinde kullanmayı asla denemeyeceği şeyleri bizde denesin. O kazansın biz kaybedelim.

 

Biz; tıbba ve geleneksel uygulamalara gönül vermiş, buna mukabil çağın insana zarar vermeyen buluş ve uygulamalarını da reddetmeyen, insana zarar vermeyen marifet ve hikmetle teçhiz edilmişi kadim uygulamaları, nezih bir mekânda, ehliyetli ellerle sunmak ve unutulmuş yahut yeniden hayat bulmuş yöntemleri de kullanarak şifaya aracılık etmek için varız.

 

HAS Geleneksel Sağlık Merkezi, Kimyager Sabri Kaya ve Dr Hasan Polat liderliğinde henüz çekirdek sayılabilecek çoklu muayenehaneler sitemi ile yola çıktı.

  • Hürodoterapi/Sülük
  • Kupaterapi/Hacamat)
  • Akupunktur
  • Manuel terapi
  • Reflexoloji
  • Fitoterapi
  • Aromaterapi
  • Doğru beslenme gibi birçok destek tedavileri sunuyoruz.

 

Yakın gelecekte ise

  • Kadın Doğum
  • Ağız ve Diş

hizmetlerini de veriyor olacağız.

 

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi